Boruşehir’in bugüne kadar hiç düşmediğini söylerler …

“Boruşehir’in bugüne kadar hiç düşmediğini söylerler,” dedi  Theoden Kral.

“Ama artık gönlümde bir kuşku var.Dünya değişiyor ve bi zamanlar güçlü görünenlerin artık güvenilmez olduğu ortaya çıkıyor.Hangi kule bu denli kalabalığa ve bu kadar gözü dönmüş nefrete ayak direyebilir? İsengard’ın gücününün bu kadar büyüklüğünü bilseydim, Gandalf’ın  bütün hünerine rağmen, onlarla karşılaşmak için bu kadar gözü pek ileri atılmazdım belki.Verdiği öğüt, sabah güneşi altında görüldüğü kadar hoş görünmüyor şimdi.” Dedi Theoden Kral.

“Benimle birlikte at sürün!” dedi Theoden Kral.

“Atımı seninle sürerim!” dedi Aragorn

Hep beraber Kral ile birlikte aşağı doğru at sürmeye başladılar.Orkların oklarına aldırmıyorlardı.Theoden Kral dillere destan bi son için atını ileri doğru sürüyordu.Önlerine çıkan herkesi biçtiler.Aragorn kılıcı Anduril ile birlikte tam bir Kral gibi görünüyordu.Aragorn’u gören orklar kuşkuyla bakıyordu.Sağ kalan ahali ve süvariler bağırdılar.

“Miğfer! Miğfer!” diye bağırdı süvariler. “Miğfer uyandı ve savaşmak için geri geliyor. Theoden Kral için Miğfer geliyor!”

Bağırışlar arasında Kral bembeyaz kar gibi atını sürmeye devam etti. Sağ yanında Aragorn vardı. Onun yanında ise Genç Eorl hanedanının beyleri geliyordu. Ne ork ne vahşi adamlar karşı durabildi onlara, aşağı kata kadar indiler. En sonunda ise boru şehirin kapısından dışarı çıktılar. Gün doğdu güneş hiç olmadığı kadar parlaktı, sanki bazı şeylerin habercisiydi uzaklardan gelen bir umutun habercisiydi. Saruman’ın mağrur orduları güneşin bu kadar parlak olcağını tahmin edemediler herhalde. Umut karşıdaydı. Beyazlara bürünmüş atı ile Aragorna şöyle demişti.

“5.günün şafağında beni bekleyin şafakta ise doğuya bakın!”

Bir şarkı çalar,

Söylediği dili anlamazsın, ama hani anlatılan hikayeyi bilir gibi olursun dinledikçe;
özlemekten, ayrılıktan, sevgiden, aramaktan bahseder gibi gelir. Sakin ve derin bir acıdan bahseder gibi olursun. Bütün bunları hisseder gibi olursun, yaşarsın, hikayenin baş kahramanı olursun, kendinden bi’şeyler bulursun. Her ne kadar olmasa da.
Söyleyen kişinin sesindedir, çaldığı çalgıdadır ya bütün hissettikleri.
Öyle bişey işte buda;

En Kral Arkadaşım İsmail Abi

Kaynak:http://tinyurl.com/454gzrk

Sanki öğretmenim “en yakın arkadaşınızı tanıtın” demiş gibi bir kompozisyon ödevi yapacağım şimdi. Ama biz kendi aramızda “en yakın arkadaş” demeyiz, çünkü “yakın” vaat ettiği kadar samimi bir kelime değildir. Gerçekten samimiyet beslemediğimiz insanlar için, ayıp olmasın diye kullandığımız bir sıfattır. O yüzden en kral arkadaşımı tanıtacağım ben size…

Benim en kral arkadaşım İsmail Abi, ekranların en saçma, en absürt ama en gerçekçi dizisi Leyla ile Mecnun’un, kelimenin her türlü anlamıyla parlak karakterlerinden biri. Mananın genel olarak kabul gördüğü boyutta “işssiz”dir. Ama benim gözüm ile gönlüm arasında, benim hakimiyetimdeki bölgede, mana her türlü değişime açıktır ve İsmail Abi orada dünyanın en çok “işli” adamıdır. Girip çıktığı işin haddi hesabı yoktur… Çünkü o “tek başına”dır ve dünya kocaman bir “N’abıcan, ekmek parası”dır.

Tüm bu tali işler bir yana İsmail Abi’nin kim bilir kaç zamandır hiç aksatmadan yürüttüğü çok kutsal bir işi vardır. Öyle bir iştir ki bu, dünyadaki tüm insanları bir araya toplayıp mülakata soksanız, bu işi layıkıyla yapabilecek birini bulmakta zorlanabilirsiniz. Çünkü İsmail Abi’nin en önemli ve hiç aksatmadığı işi, umutla beklemektir. O sahilde durur ve bir gün mutlaka geleceğine inandığı gemiyi bekler. Başına ne gelirse gelsin, inancı sönmez, umudunu yitirmez. “O gemi bir gün mutlaka gelecek,” der, başka bir şey demez… Başka bir şey demez dedim diye ciddiye almayın… Çok şey söyler İsmail Abi. İnsanı güldüren şeyler. Onun yanında insan hiç sıkılmaz. Zamanın nasıl geçtiğini anlamaz… Ama en yürekten, en inanarak söylediği nedir derseniz, yukarıdaki cümledir.

Mahallede herkes öyle alışmış ki bu bekleyişe, kimse umursamıyor artık. Kimse farkında bile değil. Benim yaşım yetmiyor, mahalleye taşınalı henüz on beş on altı hafta kadar oldu. O yüzden nicedir bekliyor orada bilmiyorum. Mahalledekilerin tavırlarına bakılırsa uzun yıllar olmalı. Belki çocukluğundan beri diyeceğim ama çocukluğun insanın boyutlarıyla tanımlandığına inanmıyorum ve İsmail Abi’nin hâlâ çocukluğunun en güzel çağlarında olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla o ifade uzunluğu anlatmakta yeterli olmayacak. Ben yine de “çocukluğundan beri” diyeyim, siz varın mananın genel kabulü boyutuna göre anlayın…

Şimdi soruyorum size, bu iş için mülakat açsanız kaç kişi geçer gerçekten? Kaç kişi hak eder İsmail Abi’nin yaptığı işi yapmayı? Kaç kişi bunca zaman bu kadar özenle koruyabilir ona emanet edilen umudu ve inancı?

İsmail Abi’nin bir diğer özelliği ise sürekli parlak kıyafetler giymesidir. Nereden bulur, nerede diktirir kimse bilmez. Ama hep parlaktır İsmail abi pavyon neonları gibi… Ama bazen ona baktığımda, o parlaklığının çok derin bir hüznün üstünü örttüğünü görür gibi oluyorum. O herkesin felekten bir gece çalmak için gittiği pavyonlarda nasıl ki çalınan geceler hep o parlaklığın içine mahkûm olanların hayatlarından çalınıyorsa ve o ışıklar, o insanların içlerindeki boşluğun karanlığını gizlemek içinse biraz da, İsmail Abi’nin parlak kıyafetleri de yalnızlığını ve hüznünü allayıp pulluyor bence. Hani bir yarayı makyajla kapamak gibi ya da… Ama adım gibi değil, İsmail Abi’nin o geminin geleceğine dair inancı kadar eminim İsmail Abi’nin hüznünden… Gözlerinden bir şilep gibi gelip geçiyor bazen…

“Çocuk” kelimesinin aynı zamanda “küçük”lüğü temsil ediyor olması saçma gelse de yine boyutsal bir karşılaştırma için kullanmak zorundayım bu temsili… En azındna kendi dilimi dünyaya kabul ettirene dek… İngilizce öğrenirken Türkçe karşılıkların verilmesi gibi… İsmail Abi çocuktur daha lakin kocamandır yüreği… Aslında bütün çocukların ki gibi… Çok sever arkadaşlarını, kardeşlerini… Onlar için her şeyi göze alabilir. Gün gelir, kardeşi bildiği Mecnun’un sevdiği kız iyileşsin diye dağlara vurur kendini eflatun mantar peşinde… Gün gelir, kurtarmak için bütün sevdiklerini, bir tek o dahil olmadığı halde olaya “Ben yaptım” der polislere. “Tek başıma yaptım. Tuttum, attım aşağı.” Kurtulsun diye sevdikleri… Çünkü yalnızdır İsmail Abi ve herkesin bir bekleyeni vardır… İsmail Abi nerde olsa bekler gemisini.

Ama en çok, “Kral çıplak” derken çocuktur İsmail Abi… Gördüğünü söyler çünkü. İnsanlığın o hep özlenen çocuksu saflığıdır aslında İsmail Abi. Tez elden sigortalanmalı, eşeysiz üreyip her eve dağıtılmalıdır… Bir gün çıplak kalırsa ruhumuz, ondan başka kimse söyleyemez çünkü bunu bize…

Bir de hani “Kral çıplak” dedin ya İsmail Abi, çıplak olan adam aslında kral mral değil, biliyorsun değil mi? “Kral” iyi bir şeyse yani, ancak sana yakışır o krallık tacı… En parlak taşlarla süslenen hani… Sen bizim en kral arkadaşımızsın be İsmail Abi!

Bir gün…

Bir gün Alice bir yol ayrımına geldi ve ağacın üstündeki Cheshire kedisini gördü. “Hangi yolu seçmeliyim?” diye sordu kediye. “Nereye gitmek istiyorsun?” diye yanıtladı kedi. “Bilmiyorum”, dedi Alice. “O zaman” dedi kedi, “hangi yolu seçeceğinin bir önemi yok.”

Bir de şöyle bir şey vardı;
-Sence ben aklımı mı kaçırdım?
-Korkarım öyle, iyice üşüttün. Ama sana bir sır vereyim. İyi insanların hepsi öyledir zaten.

Şimdi bütün bunlara rağmen suç kimde?

Belki çok farklı şeyler anlatıyor, kimileri için.

Şu günlerde konuşulan, nükleer santral. Bu konudaki bazı şeyleri çok gereksiz buluyorum. Tamam Dünya’mızı koruyalım, kirletmeyelim ama bunları internetten paylaşması, yazması, söylemesi, vay efendim şöyleydi yok böyleydi demesi bir tık kadar kolay.

Acaba kendimize baktığımız zaman… Dünya’nın temizliği, geleceği konusunda ne yaptıkta bu kadar yaygara çıkartıyoruz. Gerçekten faydalı şeyler yapanlar için bir sözüm yok. İş biraz da bizde bitiyor. Neyse gelelim nükleer santral konusuna, bu konu hakkında tam manasıyla bilgisi olmayanlar lütfen biraz araştırsın. Bu arada niye nükleer santral kuralım? Rüzgar enerjisi varken, güneş enerjisi varken diyebilirsiniz. Onları da biraz araştırın. Türkiye’nin yıllık rüzgar haritasına bakın…

Peki bu nükleer santral yapımının arkasında AKP değilde, CHP veya MHP olsa, hadi onlar da değil A Partisi olsa. Acaba yine bu tepki olurmuydu?  Bu karşıtlık olurmuydu? Ben pek siyaseti sevmiyorum, ilgilenmiyorum.(Olur ya birileri burdan AKP taraftarlığı yaptığımı zannedebilir.)

Yok efendim, ya patlarsa? Japonya’da patladı da ne oldu, aynısı bizde de olur. Biz de deprem bölgesindeyiz. Mersin gibi bi yere, deniz kenarına nükleer santral mı yapılır? Gibisinden çok saçma sorular dönüyor ortalıkta. Öncelikle Japonya’da ki nükleer santral 41.yılındaymış ve o santrala 40 yıl ömür biçmişler. Gerek diplomasi gerek farklı şeyler olsun 5 yıl daha özel izin almışlar, herşeyi gereği gibi yapılsaydı böyle bir facia olmayacaktı. Çernobil’de ki patlamanın sebebi ise bir deney, biraz araştırırsanız onun sebebinide öğrenebilirsiniz. Gelelim deniz kenarı olayına, dünya üzerinde bütün santraller deniz kenarına yapılır. Soğutmak için deniz suyu kullanılır.

Hidroelektrik santraller ne kadar çevreyi kirletiyor acaba?İyi saklanmış nükleer atıklara nazaran. Kullandığımız araçlar? Evdeki çöplerimiz geri dönüştürülebilir diye ayırıyormuyuz?  Bunları da bir araştırmak lazım.

Şimdi bütün bunlara rağmen suç kimde?  Herkez yılda en az 1 ağaç dikse, eminim dünya çok daha farklı olurdu.

Öyleyse oyundan mı vazgeçelim, yoksa insandan mı?

Ne kadar kocamanda olsa evdeki LCD televizyon, sinemada film izlemenin yerini tutmuyor. Ama sinemada asla tiyatro gibi olmuyor. İzlediğim film ne kadar çarpıcı, ne kadar başarılı olursa olsun, etkisi en fazla birkaç gün sürüyor da ne zaman tiyatroya gitsem haftalarca hatta aylarca aklımdan çıkmıyor ve sonra kendimi “tiyatronun yeri başkaymış” derken buluyorum, evdeki son teknoloji görüntü ve ses sistemi karşısında otururken…

Ya konserler, maçlar, müzikaller… Televizyonda aynı tadı verir mi hiç? ” Ah bende orda olsaydım!” demekten başka ne geçiyor kafamızdan? Film tek başına izleyince, sahnede birileri olmayınca, şarkılar tek başına söylenince… Bir şeyler eksik kalıyor şehirde, sinemada, tek başına olunca, insandan ayrılınca, uzaklaşınca… İşte size en basit haliyle modern insanın yalnızlığı!!! Oyunlarda öyle, neden olmasın? Çocukken oynadığım hırsız-polisin yerini tutarmı Call of Duty? Çağırırsan, ararsan arkadaşlarını, toplarsan hepsini bir köşe başına ve soğuk havaya, yağmura, çamura aldırmadan tüm kafadarlarınla birlikte bir internet kafeye gidersen, bir hafta sonu tatil günü oyuna daha da önemlisi muhabbete, arkadaşlara ayırırsan tutar! İşin muhabbeti, içinde insan olan kısmı varsa tutar! İnsanı atarsak oyunlardan, ne kalır geriye?

Büyüdük belki… Evet! Öyleyse oyundan mı vazgeçelim, yoksa insandan mı? Büyüdükçe artan sıkıntılarına ve yalnızlığına rağmen insanlar… Ölmeyen çocuk ruhumuzu ve çürümeyen hayallerimizle toplanalım bazı zamanlarda ve muhabbetler edelim, oyunlar oynayalım.Kapalı yerlerde, sahnelerde. Ne dinleyicilerimiz , nede seyircilerimiz olsun ve de asla sonu olmasın. Kendimiz için birşeyler yapalım muhabbetler edelim oyunlar oynayalım sadece kendimiz için…